20 Ağustos 2009 Perşembe
yitiğim son günlerde
İnsan çok dardır aslında. Hissettikçe büyür, şişer. Sevdikçe, nefret ettikçe, kızdıkça... Büyüyorum sürekli, o kadar büyüyorum ki... Kayboluyorum kendi içimde. Düşündüklerimin bazısını unutup unutup tekrar karşılaşıyorum dehlizlerimde. Tekrar düşünüyorum, tekrar bulduğum kenara koyup devam ediyorum yola. Yine kayboluyorum, yine, yine, yine.
bu seferki benim hikayem...
bu blogdaki tek yazının dışında diğer tüm yazılar gözlemlerden çıkmış, görülen yaşanmışlıklardan yola çıkılarak hissedilebilecekler üstüne yazılmış yazılardı. başkalarının olası duyguları, nefretleri, sevgileri vs. ben pek açığa çıkarmam mutsuzluklarımı, üzüntülerimi, kabullenemediğim güçsüzlüklerimi. kalbimin en güzel yerinde oturan bir arkadaşımın hakkımda söylediğine göre, 'her savrulan gemiye her nasılsa liman olmayı bilmiş fakat savrulduğum görülmemiş'tir.
Savruluyorum dostlar, kendi içimin tüm duvarlarına vuruyor içimdeki fırtına beni. fırtınanın getirdiği kuraklık sabahları boğaz kuruluğu ve öksürükle sarsıyor bedenimin mahmurluğunu. çatlıyor içimin toprakları susuzluktan. çöl rüzgarları esiyor üstümden. geceleri kurtlar iniyor yüreğimin en zayıf yerlerine. acıyor içim öldürürcesine. zamanın daha çabuk geçmesini, ölümün daha çabuk gelmesi için istetircesine hatta bazen.
Bilsin istemem kimse acımı, yutarım boğazımda kalsa da. Su içerim üstüne, fiziksel bir boğazda kalmışlık sanılsın diye. Sigara içmek kapatır bazı gözyaşlarını, dumanın bahanesiyle. Günde 2 pakete malolur, o ayrı. Ama bilinmez. Çok nadir farkedilir, bir bahaneyle savuşturulur farkeden. Sebebi samimiyetsizlikten değil, samimiyettendir. Ben kimsenin yüreğini dağlamam kendi üzüntümle. Karşımdaki de benle ağlasın istemem, onun kahkahaları benim acımı perdelesin isterim. O yüzden tek bir taş çatlatabilirse de içimin vitrinini aslında, duygusuz damgasının vurulması bir o kadar da kolaydır. Halbuki bu söz, vitrinime atılmış bir taşın oluşturacağı çatlaktan daha çok su sızdırır dışarı. Sızıntıyı kimse farketmez, üstüne örterim birşeyler.
Uzun süredir yanıyorum kendimce, kendi içimde. Bir karar verdim hayatımla ilgili. Hayatımın en kararlı kararını. Ve küllerimden doğamam, tamamen yanmadan...
Savruluyorum dostlar, kendi içimin tüm duvarlarına vuruyor içimdeki fırtına beni. fırtınanın getirdiği kuraklık sabahları boğaz kuruluğu ve öksürükle sarsıyor bedenimin mahmurluğunu. çatlıyor içimin toprakları susuzluktan. çöl rüzgarları esiyor üstümden. geceleri kurtlar iniyor yüreğimin en zayıf yerlerine. acıyor içim öldürürcesine. zamanın daha çabuk geçmesini, ölümün daha çabuk gelmesi için istetircesine hatta bazen.
Bilsin istemem kimse acımı, yutarım boğazımda kalsa da. Su içerim üstüne, fiziksel bir boğazda kalmışlık sanılsın diye. Sigara içmek kapatır bazı gözyaşlarını, dumanın bahanesiyle. Günde 2 pakete malolur, o ayrı. Ama bilinmez. Çok nadir farkedilir, bir bahaneyle savuşturulur farkeden. Sebebi samimiyetsizlikten değil, samimiyettendir. Ben kimsenin yüreğini dağlamam kendi üzüntümle. Karşımdaki de benle ağlasın istemem, onun kahkahaları benim acımı perdelesin isterim. O yüzden tek bir taş çatlatabilirse de içimin vitrinini aslında, duygusuz damgasının vurulması bir o kadar da kolaydır. Halbuki bu söz, vitrinime atılmış bir taşın oluşturacağı çatlaktan daha çok su sızdırır dışarı. Sızıntıyı kimse farketmez, üstüne örterim birşeyler.
Uzun süredir yanıyorum kendimce, kendi içimde. Bir karar verdim hayatımla ilgili. Hayatımın en kararlı kararını. Ve küllerimden doğamam, tamamen yanmadan...
22 Temmuz 2009 Çarşamba
uzun bir aradan sonra.
merhaba ey okur,
yazlık hayatının teknolojiden çok uzak huzurlu monotonluğuna kaptırmış gidiyorken vicdanın en azından iş başvurularının cevaplarına olsun bakmam için Erdek sahillerinden sokaklarına sürükledi beni bir internet cafe bulmak için. ilginçtir, insanın iş denebilecek işleri olmadığında daha meşgul olması gerçeği şu an benim için de geçerli tabii:) normalin üstünde uyku saatleri, sahil, deniz kenarı gereği alkol falan derken elbette(!) ki şu an da pek az zamanım var. fakat akılda birikenler, yazılması farz olanlar birikiyor da birikiyor kağıtlarda, orda burda. en yakın zamanda tekrar görüşmek üzere herkesi içtenlikle selamlar, sevgilerimi iletmeyi borç bilirim.
yazlık hayatının teknolojiden çok uzak huzurlu monotonluğuna kaptırmış gidiyorken vicdanın en azından iş başvurularının cevaplarına olsun bakmam için Erdek sahillerinden sokaklarına sürükledi beni bir internet cafe bulmak için. ilginçtir, insanın iş denebilecek işleri olmadığında daha meşgul olması gerçeği şu an benim için de geçerli tabii:) normalin üstünde uyku saatleri, sahil, deniz kenarı gereği alkol falan derken elbette(!) ki şu an da pek az zamanım var. fakat akılda birikenler, yazılması farz olanlar birikiyor da birikiyor kağıtlarda, orda burda. en yakın zamanda tekrar görüşmek üzere herkesi içtenlikle selamlar, sevgilerimi iletmeyi borç bilirim.
7 Nisan 2009 Salı
olmuş mu?
Aşkı tanımlamak her zaman öncelikli çabalarından oldu insanoğlunun. Şiirler, kitaplar, tartışmalarla hep olduğu varsayılan kimyası çözülmeye çalışıldı aşkın. İnsana lutfedilen en büyük erdem, akıl yani, nedense hiç üstün gelemedi ezeli rakibine karşı. İnsanlar vazgeçilmez denen şeylerden vazgeçti, yapılmaz denen şeyleri yaptı, söylenmez denen şeyleri söyledi aşk için, aşka ulaşmak için.
Ve dünyadaki en zıt iki kutup, kadın ve erkek, bir tek aşk paydasında birleştiğinde tümdü, bütündü. Ne erkek ne kadın anlatabildi kendini, ne de diğeri anlayabildi. Dili kuvvetli her insanoğlu herkese anlatmaya çalıştı aşktan anladığını. Yılmaz Erdoğan da bakmış bir açıdan ve paylaşmış bizimle. Bakalım, olmuş mu:)
"Başından büyük bir aşk geçmemiş her kadın için bu bir eksikliktir; başından büyük bir aşk geçmiş her erkek için ise bu bir fazlalıktır.Erkeğin hayatında belki bir aşka yer vardır.Kadının ise aşkında belki bir hayata...
Erkekler deli gibi aşık olurlar, zamanla akıllanırlar. Kadınlar ise Akıllı gibi aşık olurlar, zamanla delilirler. Aşk, kadını ve erkeği farklı etkiler. Aşık olan kadının gözünde başka hiçbir şeyin değeri kalmaz. Aşık olan erkeğin gözünde ise her şey yeniden değerlenir. Çünkü aşık kadın "nasıl olsa bitecek" sezgisi ile hareket eder. Aşık erkek ise "nasıl olsa sonsuza dek sürecek" yanılgısıyla... Aşık kadınlar bu yüzden hep endişeli ve huzursuzdurlar; aşık erkekler melekler gibi dingin ve aptallar gibi bön. Aşık olmak erkeğe yakışır. Kadına asla. Kadına yakışan sadece aşktır.
Aşksız bir erkek kendini kölesiz bir efendi gibi hisseder, aşksız bir kadın ise efendisiz bir köle. Kadın Ne İster? Ne mi ister? Hepsini ister. Ve aynı anda. Peki erkekler ne ister? Hem sevgili karıları hem de haremleri olsun isterler. Peki neden korkarlar? Hem karısız hem de haremsiz kalmaktan korkarlar. Kadın erkeğinin kendisine kul köle olmasını ister; olunca da ondan nefret eder. Erkek ise kadının kendisine köle olmasını istemez; olunca da onu sever. Bir erkek kadından bıktığı için onu terk eder; bir kadın ise erkeğinden sıkıldığı için. Arada çok önemli bir fark var. Bir erkek doyduğu için kadınından bıkar. Bir kadın ise doyamadığı için erkeğinden sıkılır. Erkek kadının fiziksel görüntüsüyle; kadın ise erkeğin şehvetiyle tahrik olur.Onun için kadınlar karşılarındakini anlarlar; erkekler ise sadece görünen dünyayı.
Kadın terk edildiği ve aldatıldığı zamanlarda, bir de boşanırken hiç tereddüt etmez. Kararlı, şuurlu ve son derece akıllı biçimde bütün strateji ve nokta hücumu taktikleriyle delirir.Delilik, kadınların aklıdır. Ve sadece bu özellikleri bile, onların erkeklerden daha üstün kabul edilmeleri için yeterli bir sebeptir. Kadınlar, sezgileriyle her şeyi bilirler.Erkekler ise akıllarıyla hiçbir şeyi bilemezler. Kadınlar her şeyi görürler. Göremediklerini duyarlar. Duyamadıklarını ise sezerler. Dişilik yalnız algı kapılarını değil,bütün telepati, sezgi, altıncı his ve üçüncü göz kapılarını açan LSD, Mescaline, Psilosibin kadar güçlü bir iksirdir. Kadınların sezgileri o kadar olağanüstüdür ki, onları erkeklerden çok daha üstün saymamak için hiçbir neden yok.Sezgi de neymiş mi dediniz? Aklın eli, kolu, gözü,kulağı ve burnudur. Aklın dürbünü, pusulası ve radarıdır.Şahini ve tazısıdır. Kapanı, tuzağı ve oltasıdır. Sezgi en kurnaz avcıdır. Sezgi olmasa ne bilim ne felsefe ne sanat olurdu. Akıl mı? Akıl sezginin uşağıdır. O kadar.. Sezgileri yerine bilgileri ile hareket eden bilgiç kadınlar kadar itici yaratıklar düşünemem. Akıllıları ve kültürlüleri ise itici değillerdir ama sıkıcı olurlar çoğu zaman. Kadına en çok yaraşan ne akıl, ne bilgi, ne de kültürdür. İnce ve şuh bir zekadır... "
Yılmaz ERDOĞAN
Ve dünyadaki en zıt iki kutup, kadın ve erkek, bir tek aşk paydasında birleştiğinde tümdü, bütündü. Ne erkek ne kadın anlatabildi kendini, ne de diğeri anlayabildi. Dili kuvvetli her insanoğlu herkese anlatmaya çalıştı aşktan anladığını. Yılmaz Erdoğan da bakmış bir açıdan ve paylaşmış bizimle. Bakalım, olmuş mu:)
"Başından büyük bir aşk geçmemiş her kadın için bu bir eksikliktir; başından büyük bir aşk geçmiş her erkek için ise bu bir fazlalıktır.Erkeğin hayatında belki bir aşka yer vardır.Kadının ise aşkında belki bir hayata...Erkekler deli gibi aşık olurlar, zamanla akıllanırlar. Kadınlar ise Akıllı gibi aşık olurlar, zamanla delilirler. Aşk, kadını ve erkeği farklı etkiler. Aşık olan kadının gözünde başka hiçbir şeyin değeri kalmaz. Aşık olan erkeğin gözünde ise her şey yeniden değerlenir. Çünkü aşık kadın "nasıl olsa bitecek" sezgisi ile hareket eder. Aşık erkek ise "nasıl olsa sonsuza dek sürecek" yanılgısıyla... Aşık kadınlar bu yüzden hep endişeli ve huzursuzdurlar; aşık erkekler melekler gibi dingin ve aptallar gibi bön. Aşık olmak erkeğe yakışır. Kadına asla. Kadına yakışan sadece aşktır.
Aşksız bir erkek kendini kölesiz bir efendi gibi hisseder, aşksız bir kadın ise efendisiz bir köle. Kadın Ne İster? Ne mi ister? Hepsini ister. Ve aynı anda. Peki erkekler ne ister? Hem sevgili karıları hem de haremleri olsun isterler. Peki neden korkarlar? Hem karısız hem de haremsiz kalmaktan korkarlar. Kadın erkeğinin kendisine kul köle olmasını ister; olunca da ondan nefret eder. Erkek ise kadının kendisine köle olmasını istemez; olunca da onu sever. Bir erkek kadından bıktığı için onu terk eder; bir kadın ise erkeğinden sıkıldığı için. Arada çok önemli bir fark var. Bir erkek doyduğu için kadınından bıkar. Bir kadın ise doyamadığı için erkeğinden sıkılır. Erkek kadının fiziksel görüntüsüyle; kadın ise erkeğin şehvetiyle tahrik olur.Onun için kadınlar karşılarındakini anlarlar; erkekler ise sadece görünen dünyayı.
Kadın terk edildiği ve aldatıldığı zamanlarda, bir de boşanırken hiç tereddüt etmez. Kararlı, şuurlu ve son derece akıllı biçimde bütün strateji ve nokta hücumu taktikleriyle delirir.Delilik, kadınların aklıdır. Ve sadece bu özellikleri bile, onların erkeklerden daha üstün kabul edilmeleri için yeterli bir sebeptir. Kadınlar, sezgileriyle her şeyi bilirler.Erkekler ise akıllarıyla hiçbir şeyi bilemezler. Kadınlar her şeyi görürler. Göremediklerini duyarlar. Duyamadıklarını ise sezerler. Dişilik yalnız algı kapılarını değil,bütün telepati, sezgi, altıncı his ve üçüncü göz kapılarını açan LSD, Mescaline, Psilosibin kadar güçlü bir iksirdir. Kadınların sezgileri o kadar olağanüstüdür ki, onları erkeklerden çok daha üstün saymamak için hiçbir neden yok.Sezgi de neymiş mi dediniz? Aklın eli, kolu, gözü,kulağı ve burnudur. Aklın dürbünü, pusulası ve radarıdır.Şahini ve tazısıdır. Kapanı, tuzağı ve oltasıdır. Sezgi en kurnaz avcıdır. Sezgi olmasa ne bilim ne felsefe ne sanat olurdu. Akıl mı? Akıl sezginin uşağıdır. O kadar.. Sezgileri yerine bilgileri ile hareket eden bilgiç kadınlar kadar itici yaratıklar düşünemem. Akıllıları ve kültürlüleri ise itici değillerdir ama sıkıcı olurlar çoğu zaman. Kadına en çok yaraşan ne akıl, ne bilgi, ne de kültürdür. İnce ve şuh bir zekadır... "
Yılmaz ERDOĞAN
27 Mart 2009 Cuma
Güneşe Döndüm Yüzümü

Ne zamandır görmüyordun güneşi acaba? Kendine söylediğin kaç yalanla perdelendi gün? İnandırdıkların, inandıkların ne zamandır örüyor ağlarını gözlerine, sesine, yüreğine? Güneşin her gün doğduğunu bile bile neden gecelere sığındın ki? Gecenin sessizliğini huzur sanıp, günün neşesini hiçe mi saydın?
Geceleri yaşamanın güzelliğini, gece yaşamayla karıştırmamak lazım. Geceleri yaşayanlar, bilirler ki gündüz var. Ama çok uzun süre medet umarsan geceden, gece artık sen olursun. Artık sen, karanlık olursun. Karanlık seni nüfusuna geçirir artık. Gecenin yarenliği, gecenin kendi yalnızlığından gelir. Gece muhtaçtır senin ona karşı olan muhtaçlığına. Kendine yaklaşana açar kollarını, çünkü aslında onun ihtiyacı vardır sana. İnandırır seni onun cazibesine. Gözlerini acıtmaz, yüreğini yormaz. Acelelere garketmez seni gece. Uyuşukluğun karıncalı haliyle sarmalar seni. Rahatlığın en fiziksel boyutunu sunar önüne gümüş tepside. Yavaş yavaş zehirler kanını. Bağımlılığın en üst düzeyini yaşamaya başlarsın. Artık sen geceye, gece sana mahkumdur. Alışveriş saatlerle olur. Gün doğmadan biter mesai ve günün batışıyla açılır kapılar.
Gece yalnız da hissettirmez hiç. Değişik saatlerde değişik 'sen'ler diz çöker karşına. Anlatırsın, dinlerler. Yargılamaz, sorgulamaz, gülümserler sadece. Sonsuz bir huzurla, almadığın tepkilerin haklılığıyla bitirirsin gününü henüz gün yeni uyanırken. Ve bir gün farkedersin. Aslında yalnızsındır. Seni dinleyen onlarca 'sen', sen oldukları için dinlerler seni. Aslında karanlığın içini boyamaya başladığı zifir, boğazında tat bırakmaya başlamıştır artık ve sen yudum yudum geceyi içmektesindir. Gecenin isli kokusu, asfaltlarda gezinen kapkara senlere dönüşmüştür nihayet. Artık öldürmen gereken birçok 'sen' ve 'senlik' cirit atmaktadır şehrin sokaklarında. Senin yokluğunla beslenip, kanından içerler. En sevdiğin renkleri de göremezsin artık; önünde açan bir menekşe de siyahtır, renklerine kapılıp aldığın kalemler de. Su gridir, ellerin soluk.
Güneş her gün doğmakta herkesin yüreğine bakarak. Isıtmakta günleri gecenin soğukkanlı duruşuna efelik ederce. Gece, gündüzün üstüne ne de güzel basıyor günü yaşadıktan sonra. Artık gece sadece günü dinlendirmek için var. Gün yeniden gücünü toplasın diye. Güneşini bulmuş herkese selam olsun, bir başka güneşin müdaviminden...
27 Şubat 2009 Cuma
olmadı..

Olamıyor bazı şeylersiz. Hayat yürüyemiyor zamanla aynı anda. Ya geri kalıyor ya fazla kaçıyor kantarın topuzu işte. Zaman hayatı arıyor hep yaşanmışlıklar yığınında, hayatsa zaman yanında yürüyormuş gibi devam ediyor yaşanmaya.
Bazen diyoruz ki "Bu kadar zamanda bunlar nasıl yaşanabildi?" ya da "Onca zamana rağmen nasıl hiç birşey yaşanmayabildi?". Hayatından eksilen bir kilometre taşıysa eğer, artık yürüdüklerini niteleyebilecek birşey kalmıyor hayatında, yürüyorsun yürüyorsun. Ne kadar yürüdün? Nerden başladın? Nerelerden geçtin? Ne kadardır yürüyorsun ya da? Doyma hissi barındırmadan yemek gibi. Çok acı. Sonu. Sonucu.
Ben gördüm zamanı. Bir köşeyi dönüyordu arkamdaki. Önüne geçtiğimi farketmemiştim. Ya da kalabalıktı, gözümden kaçtı yanından geçerken. Şimdi bu yığın içinde onun bana yetişmesini, bir yerlerde düşüp kalmamasını umarak bekliyorum. Omzuma çarpıyorlar, ayağımı ezip geçiyorlar bazen. Haklılar ama. Çok aceleleri var. Gitmeleri, yetişmeleri gerek. Kendilerine. Kendi zamanlarına. Onların zamanı onlardan önde olsa gerek. Gitsinler. Yetişsinler.
Sense yetiş bana. Zamanım. Sensiz herşey belirsiz oluyor çünkü. Yaptıklarımı, yaşadıklarımı ne kadardır yaşıyorum bilmiyorum. Takvimlere bakılırsa bayağı olmuş. Günler, aylar olmuş. Birçok. Ama ben zaten kendi zamanımı bekliyorum. Bir taraftan yol hazırlığı yapıyorum. Hoşgeldin hazırlığı.
14 Şubat 2009 Cumartesi
giderken...
giderken birçok şey bırakır insan arkasında, birçok insan... "gidiyorsun" derken arkada bıraktıkların, "geliyor" der gittiklerin. gidiyorum bugün, saatler sonra. hem bir şehirden geçici bir süreliğine, hem bazı hayatlardan yine geçici bir süreliğine ve birkaç hayattan kalıcı şekilde. beni temizleyecek, yeniden var edecek, eksiklerimi tamamlayacak şehire. benim şehrime, benim olanların şehrine. benim küçük, güzel, huzurlu şehrime.
giderken bıraktığım birçok insan var arkamda, değerli olan, yeri doldurulmaz olan, hep olan, hep olacak olan, olup da olmayan, olmayıp da olan, olsa da farketmeyen, olmadığında yerle bir eden.
iyelik ekini isimlerinin sonlarına koyduğumda alınmayacak olan insanlar bırakıyorum. iremim iyi bak odama ve sana bıraktığım bana, emrem bütün hatalarımıza, tek bakışta anlamalarımıza, sedam mutlu olabileceğin herşeye ve ortak kahkahalarımıza, botanım burdan bize dair götürdüğün herşeye... ve kendinize... iyi bakın... ve geliyorum sahram, ruhum, yarım...
giderken bıraktığım birçok insan var arkamda, değerli olan, yeri doldurulmaz olan, hep olan, hep olacak olan, olup da olmayan, olmayıp da olan, olsa da farketmeyen, olmadığında yerle bir eden.
iyelik ekini isimlerinin sonlarına koyduğumda alınmayacak olan insanlar bırakıyorum. iremim iyi bak odama ve sana bıraktığım bana, emrem bütün hatalarımıza, tek bakışta anlamalarımıza, sedam mutlu olabileceğin herşeye ve ortak kahkahalarımıza, botanım burdan bize dair götürdüğün herşeye... ve kendinize... iyi bakın... ve geliyorum sahram, ruhum, yarım...
25 Ocak 2009 Pazar
Vurun Zamana

'Biz' oradaydı. Sen de ben de başka yerlerdeyken. Zaman ayrı ayrı akıyordu herkese elbet. Farklı zamanlarda, farlı yerlerde aynı ana yaraşmayacak şeyler yaşatıyordu hep. Zamana ikiyüzlü demek bile alamıyordu insanların içindeki nefreti, mamafih, haketmişti de bunu. Herkese birçok farklı yüzünü göstermişti hep, oyunlar oynamıştı ve bir gün unutmuştu işte kime ne söylediğini. Artık insanlar konuşuyor, konuşuyor, konuşuyordu.
'Biz' bekliyordu zamanının gelmesini, geldiği zaman farkedeceğini düşünerek. Zamanı tanımıyordu çünkü. Zamanın huyuydu ama bu, kılık değiştirip, omzuna değip geçip, daha sonrasında da "Geçtim." diyordu, "Kaçırdın.". Aslında olmayı en çok hakedendi 'biz'...
'Biz' bekliyordu zamanının gelmesini, geldiği zaman farkedeceğini düşünerek. Zamanı tanımıyordu çünkü. Zamanın huyuydu ama bu, kılık değiştirip, omzuna değip geçip, daha sonrasında da "Geçtim." diyordu, "Kaçırdın.". Aslında olmayı en çok hakedendi 'biz'...
7 Ocak 2009 Çarşamba
Yarım Yarın

Yarım yarını beklemekte günler, saatlerdir tümlenmek, ben olmak, tam olmak, bütün olmak için ve akrep yelkovan ilişkisi gün geçtikçe olduğundan daha monoton gelmekte sinir bozucu bir şekilde. Yarının yarını getirme olasılığıysa akla geldikçe titretmekte sözcükleri, kıskandırmakta özlem kelimesinin hissettirmeyi görev edindiği o duyguyu.
Yarın yarıma kavuştuğunda belirtili olacak tüm tamlamalar, gerçekten şaşırtacak ünlemler ve beklemenin bir anlamı olacak üç noktada. Sorular gerçekten soru olacak, cevaplar gerçekten cevap. Ben, gerçekten ben olacağım, ve sen gerçekten, gerçekte sen olacaksın. Gerçek olacaksın. Sen olacaksın. Akacağız. Attığım her kulaç sana çarpacak, dalga olup beni alacak. Girdap alıp atacak bizi en kırmızının ortasına. Yüzeceğiz kırmızının en derinine. Sen benim damarlarımda akacaksın, bense gezineceğim saçlarında. Acıkacağız, vuslat süreceğiz ekmeğimize, birbirimizi içeceğiz bir daha susamayacağımızı düşündürünceye.
Yarım, yarına yarın kadar yakın...Yarın, yarıma nefes kadar yakın...Dünse yarından daha olası pratikte. Yarın yokken ben olmayacağım. Gerçek olacağımız gün açılacak göğün kapıları. Günaydın ve iyi geceler tüm hayatım...
Yarın yarıma kavuştuğunda belirtili olacak tüm tamlamalar, gerçekten şaşırtacak ünlemler ve beklemenin bir anlamı olacak üç noktada. Sorular gerçekten soru olacak, cevaplar gerçekten cevap. Ben, gerçekten ben olacağım, ve sen gerçekten, gerçekte sen olacaksın. Gerçek olacaksın. Sen olacaksın. Akacağız. Attığım her kulaç sana çarpacak, dalga olup beni alacak. Girdap alıp atacak bizi en kırmızının ortasına. Yüzeceğiz kırmızının en derinine. Sen benim damarlarımda akacaksın, bense gezineceğim saçlarında. Acıkacağız, vuslat süreceğiz ekmeğimize, birbirimizi içeceğiz bir daha susamayacağımızı düşündürünceye.
Yarım, yarına yarın kadar yakın...Yarın, yarıma nefes kadar yakın...Dünse yarından daha olası pratikte. Yarın yokken ben olmayacağım. Gerçek olacağımız gün açılacak göğün kapıları. Günaydın ve iyi geceler tüm hayatım...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
